Bölüm I.

sonbahar

Kuala Lumpur-Jerantut yolundayım, otobüsün klimasının kapağı kırık, tepemden rüzgarlar esiyor geçiyor.

Bir garip moddayım, bir sene boyunca çalışıp hak kazandığım, aklımın bir kısmını Bursa’da yapılacak işlerde bırakıp geldiğim gezimin son günlerinde olduğumdan belki de. Türkiye’ye geri dönmek istemiyor canım, tekrar düzenin bir parçası olmak fikri havalı gelmiyor.

18 yaşında liseyi bitirdim. Üniversiteye giderken makarna yapamazken, döndüğümde yaprak bile sarabiliyordum. IS-LM eğrisinin, Quasimodo’nun ki kadar, Adam Smith’in ise ortacağ veba doktorları kadar beni etkileyebildiğini söyleyemeyeceğim. Bir şekilde kadrolarda kendilerine yer bulmuş eğitim gönüllülerinin kendilerince eğitim verdiği, insanların kitabın arkasındaki soruları ezberleyerek, duvara kopya yazarak iyi derecelerle mezun oldukları bir yer olarak kaldı üniversite gözümde. Aslına bakarsanız üniversiteye gitmeyip sanayi piçi olmak mantıklı bir çok acıdan. Elinde mesleğin hazır oluyor, yolunu cizmiş oluyorsun. En azından 28 yaşına geldiğinde modifiye bir doğan sahibi olmuş oluyorsun. O da havalı değil, memleketin ne yapacağını bilmeyen milyonlarca üniversite mezununa ihtiyacı var. Diplomalı olmak havalıdır, hani su çerçevelettirip duvara asılandan. Evleneceksin, borçlanacaksın, ailede iki kisi 10 yıl çalışacak ki evin kredisini ödeyebilsin. 23 yaşıma geldiğimde artık vatana olan borcumu ödeme vakti gelmişti. Vatan, hepsi huzur içinde yatsın, sayısız şehidin yanına bir yenisini daha isteyecekti belki de, “Emredersiniz komutanım!”. 5 ay Kasımpaşa Asker Hastanesinde ücretsiz memurluk yaptım. Haliç’te hoplayan yunuslara karşı çay keyfi paha biçilemezdi, yine de uzun süreler bakmamalıydım, komutanlarım beni başıboş görebilirlerdi. Kim bilir, kime zimmetliydi o yunuslar? Bir gece acil görevi denk geldi, göğsüne sıcak su dökülmüş bir bayan acilden giriş yaptı. Doktor hemen müdahaleye başladı, yardımcısı da bendim. Latince olduğunu düşündüğüm bir şey istedi, saf saf baktım. Tekrarladı, ama bana bir şey ifade etmiyordu. Sonra istediği şeyi işaret etti, kahverengi şişedeki sıvıyı istiyormuş meğer, “Madem anlamıyorsun ne işin var senin burada?” diye sordu, verebilecek bir cevabım yoktu maalesef, vatana borcumu ödüyordum sadece. 2.5 senedir bir işim var, beyaz yakayım. Haftada 3 kere sakal tıraşı oluyorum, kravat takma zorunluluğu olmayan yaz aylarında bile işe kravatla giderim. Sabah 6:30 da uyanır, hazırlanır ve çıkarım, fazla mesai olmazsa akşam 7 gibi evde olurum. Eve gelip de koltuğa kurulursam o gün biter, canım başka bir şey de yapmak istemez, o enerjiyi bulamam. Akvaryumun floresanını 3 yıldır değiştirmiyorum. Stop motion çekmek için bozduğum ortaçağ lego kasabam aylardır enkaz halinde, aylardır yeni lego siparişi de vermiyorum. Yazmayı planladığım hikaye hala ilk sayfada. Artık bir filmi 3 günde bitirebiliyorum, ortasında uykum geliyor hep. Müzik dinlemenin nasıl bir şey olduğunu hatırlamıyorum bile. Sabah 8, akşam 6 tüm enerjimi tüketiyor.


Bölüm II.

kış

Kuala Lumpur-Jerantut yolundayım, yaşım 28. Bundan sonra belki bir bu kadar daha yaşayacağım kim bilir? Ailemden uzakta geçirdiğim üst üste 2. kurban bayramım, bir daha beraberce bir kurban bayramı geçirebileceğimizin garantisi yok maalesef. Ancak seneye yine bir yerlere kaçacağımdan da şüphe duymuyorum. Düzen buna itiyor, nefes alma ihtiyacı hissediyorum. Tüm bunların farkında olmak bugün bir kaç gözyaşı ile geçiştirilebiliyor, ama kökten değişiklik şart, mümkün olduğunca çabuk.

Türkiye yorucu bir ülke, insanların hiçbir şeye tahammülü yok, bir çoğu da gözümde ziyadesiyle değersiz. Zaman zaman lanetlenmiş bir ırkız diye düşünüyorum. Yaşadığın ülkede polisine, askerine güvenemiyorsun, adalet sistemi belli bir kesime adalet dağıtıyor, sağlık sistemi allahlık, eğitim deneme tahtası. Kabullenilmiş garip bir düzenimiz var, bu düzen içinde hayat akıp gidiyor, yoruyor. İnsanlar manyak, bunu en iyi trafikte yada maç izlerken fark ediyorsun, bu arada hala araba kullanmayı bilmiyorum ama öğrenmem gerek.
Penang’ta hostelda güzel bir grup oluşturduk, İngiliz oğlan Leeds taraftarıydı, konu 2000 yılında İstanbul’da öldürülen 2 taraftara gelmişti. Bir gün öncesi Malay bir kız, Kapadokya’da öldürülen Japon kızı sordu, “Ben de Kapadokya’ya yalnız gitmiştim, bir adam beni de takip etmişti” dedi, aklıma Pippa Bacca geldi, “gelinlikle otostop mu çekilirmiş, aranmış o” diyen halkım geldi. Sarai Sierra geldi. Yılbaşının vazgeçilmezi, elleşme ihtiva eden İstiklal Caddesi kutlamaları geldi. Sonra İngiliz oğlan, “ama taraftarlar fanatik, böyle şeyler olabiliyor, bunu tüm Türkiye’ye mal edemeyiz değil mi?” dedi, boş bir şekilde baktım, benden bir cevap bekliyordu, tabi ki edemeyiz. İslam hoşgörü dini, Türkler misafirperver, Türklüğümden utandım. Belki de Kırım Tatarları Türk değildir, kim bilir? Kısa süreli mutlu olmak…

Kuzenimin düğününde hayatımda bir kez gördüğüm, Almanya’da yasayan bir tanıdığımız vardı. Belediye binasının önüne park etmenin cezası 1 mark iken, otopark ücreti 2 mark’mış. Bey amca, her gün binanın önüne park edip ceza yiyormuş. Bir gün karakoldan çağırmışlar bunu, durumunu anlatmış. Komiser çok gülmüş, cok sevmişler bizim amcayı, öyle diyor. Sonrasında park cezasını 4 mark’a çıkarmışlar, gururla anlatıyor bey amca.


Bölüm III.

ilkbahar

Jerantut’a yaklaşıyoruz diye düşünüyorum. Beni bilen bilir, Kırım Hanzadesi 3. Dündar Han’ın 5. kuşak torunuyum. Fifa 99’da Hasan Şaş  ile aduket atabiliyor, dışarıdan bakıp otellerin kaç yıldızlı olduğunu tahmin edebiliyorum, ama yetmiyor. Yeni bir dil öğrenmek gerek, spor yapmak, enstrüman çalmak, daha dolu yaşamak. Gökyüzü bulutluyken de yıldızlara gülümseyebilmek, hayata gülümseyebilmek gerek, onu tespih yapıp sallamak, deli diyorlarsa da bırakın desinler, deli olmak güzeldir. İnsanların hayatlarını kolaylaştırmak, dertlerine bir nebze derman olabilmek. Çocuklara gülümsemek, göz kırpmak, onları sevindirmek güzel şeyler, bir ağaç dikmek de. Misal yerden bir çöp kaldırmanın, bardan karı kaldırmak kadar zor olduğunu düşünmüyorum. Genel itibariyle artık eskisi kadar düşünmüyorum, yatağa yattıktan sonra başlayan ve uyuyana kadar geçen süre, zihin sana tüm nimetlerini sunar. Başka bir boyuttur o, en saçma düşüncelerim hep o boyutta gelirdi aklıma. Şimdi yattığım gibi uyuyorum, boyut hak getire.

KFC dedesinin gülümsemesi hoşuma gidiyor, etrafımda kaç kelebeğin kanat çırptığını hiçbir zaman bilemeyecek olmam güzel. Anlaşılamamak ve anlaşılamayacak olmak da güzel. Milyonlarca makul insan var, bırakın da ben anlaşılamayan olayım, çalışmayın anlamaya.
Annem neden evlenmek istemediğimi, babam neden işimi bırakacağımı, arkadaşlarım neden hep saçma sapan ülkelere gezmeye gittiğimi, ananem bayramları neden yurt dışında geçirdiğimi anlamayacak. İnsanlar, ödev toplayan öğretmene boş kağıdın üzerine “Osman Yağmurdereli” yazıp öne iletmenin keyfini de anlamayacak. İlk ders günü “sınav 5 soru test oluyormuş hocam, üst sınıflardan duydum, doğru mu?” diyebilmenin, müdürüme doğum gününde ‘Muhasebe’ye Giriş’ kitabı hediye etmenin zevzekliğini anlayamayacak.

Bakmayın olumsuz şeyler de yazdığıma, hayattan keyif alıyorum ziyadesiyle. Hepsinden de önemlisi ne biliyor musunuz? farkındayım ki, nerede ismim anılsa, yüzlerde ebleh bir tebessüm olacak…

Öpüyorum çok uzaklardan,

Jerantut 40 km…

Fotoğraf kaynakları: 1, 2, 3, 4

PAYLAŞ